Ana içeriğe atla

sür-dünya veya modern kayıplar




ı.



görüyorsun çirkinliğimi Pablo.
kanatsız bir melek daha ne kadar çirkin olabilir ki?
hayır, ağlayacak, karanlığa yüz tutacak değilim.
görüyorsun çirkinliğimi Pablo.
saklayacak değilim çirkinliğimi bir daha,
hem saklar mı çınar gölgesini? söylesene;
yaşıyorsam bu hayatı içimde bir umutla elbet,
böyle sürecek değil ya bu şeyy.
hani şey, adını bulamadığımız şey
işte o şey Pablo,
soyut bir acı gibi derimi soyan şey.
yüzümün ortalık yerine orta çağdan birer çizik daha atacak değilim.
darılacak değilim modern kayıplarıma.
bir liman kenti bulamıyorsam kendimi uzaklaştıracak.
neyleyim, bir miçosu da ben olurum bu şehrin,
yüzmeyi beceremeyen tayfası.
kıyılarına bir gün varırım elbet, kalabalıktan sıyrılıp.


rüzgârı saklar mısın? benim için, Pablo.
o gün için. o gece için Pablo.
sesi, yağmuru, çiğdemi ve düğümü
özellikle doğarken attığımız düğümü.
saklar mısın? benim için Pablo.
ulu göklerinde ve izbe köşe-bucağında.
o eflatun geceye varırken hani.
bekler misin? benim için Pablo.
duvar diplerini, gözetir misin?
bir gün beni bulacakmışsın gibi.









intro


soracaksın, bu eflatun gecede
neden, yakamozuyla bu sahilde
alkol alıp alıp
İtalyancası bozuk bu şarkılarla
sigaracığını parlatırsın.
soracaksın. Soracaksın değil mi?
Pablo gelecek birazdan.
yeni şarkılar getirmesi gerekiyordu,
yeni maceralar getirmesi gerekiyordu.
vapura yetiştim diye telefon etmişti
on biri çeyrek geçiyordu saatkulesi.
üç yılı geçiyordu telefon edeli.
yıllar evvel gelmesi gerekiyordu.
İtalyan mahpusunda biraz,
Cenova limanında biraz,
ömür tükettikten sonra
işte burada olmalıydı.
Pablo gelecek birazdan.
tarih tekerrür etmezse
mahpusa bir daha dönmeyecek
İtalya’ya bir daha.
Pablo gelecek birazdan.



Pablo’nun sesi karanlıktan duyulur;
ey koca Konstantinopolis, sen bilirsin bu ağrıyı.
bir sabah top sesleriyle uyanmıştın
oyuk oyuktu surların, bir türlü kanın kırmızı akmıyordu.
sen bilirsin bu ağrıyı, dön-başa dönmeyi
ey koca Konstantinopolis, senin karın kırmızı yağar mı?
ben gördüm, yağdı bir akşam
bir yakamoz daha göğsünde o akşam söndü.
geriliydin, sımsıkı tutuyordun boğazından, zincirinden
ölsen bırakmazdın, ne oldu?
geçilmezdin, sokaklarını gezdirmezdin.
bir gece karın kırmızı yağdı Konstantinopolis,
işte bak buradayım, dönmedim sana.


ıı.


nereye gidiyorsun Pablo
nereye, söylesene be adam.
hani bana o geceyi anlatacaktın ya
parıldayıp, süzülen o geceyi.
o ihtilalin nasılda bir gecede ilerlediğini.
ölü bulduğun o kanatsız meleği.
bir gece azabını çekip,
bütün ömrünü duvar diplerine adamıştın ya sen.
bir daha şaraplar içmem diye yeminler eden,
sen değil miydin yoksa?
nereye gidiyorsun Pablo
nereye, söylesene be adam.
hani o İtalyan kızlarına ısmarladığın cigaraları,
bir daha sarmayacaktın.
hani bir daha gündüzleri cigaranı sarmayacaktın.
bu sefaleti değişmem diyordun ya
neyi değişti şimdi İstanbul’un.
o İstanbul değil mi artık
neyinden kaçıyorsun şimdi.
nereye gidiyorsun Pablo
söylesene


Pablo’nun ağzından birkaç cümle süzülür;
ne büyüksün ne küçük?
ey koca İstanbul…
allı boyalı duvarlarınla, kandım sana
ne suyuna, yüzümü sürdüm
ne kanımı kardım.
kalabalığında bulamadım bir türlü
aradığım o kanatsız meleği.
ne gidebildim senden nede dönebildim.


ııı.


o eflatun geceye gider gibiyim Pablo
önümde upuzun günlerim, pespaye dururken üstelik.
sabah bültenlerinden habersizim
ve geceleri, gün sonlarından.
bir mızıka mı duydum,
yoksa camları mı tuz-parça.
beni bu perşembe akşamında ne diye
sokaklar çağırıyor öyleyse Pablo.
ne olmuştu, o gece Pablo
ne olmuştu be adam, söylesene?
hayli kasvetle sancıdı gece. Tabiat-ana;
ya boş bir kundak verecek kucağıma
ya ılık yağmurları boşanacak, gök küre çarşaf gibi.
dinmezse bu rüzgarlar beni alıp götürecek kanımca.
Pablo, nereye, bilmiyorum.
ölü ozanların türkülerini mırıldanıyorum Pablo
ölü kalbimin, küçük ozanları.
neydi Pablo, o ses neydi?
bir fren mi patladı yoksa
bir sübyan mı daldı rüyama.
öyleyse ne diye bir perşembe akşamı
sokaklar beni çağırıyor, anlamış değilim.
o geceyi hala anlatmadın bana
ne olmuştu Pablo, o gece.
hala dikkat kesiliyorum, duvar diplerine.
anlatmadığın o geceye,
o eflatun geceye, gider gibiyim Pablo.



perde inmeden Pablo adına birkaç söz söylenir;
ne vardığımda oradaydı gece
ne kanatsız o melek
yetim kaldığım, yetim İstanbul da
her şeyleri çalınmıştı
ne bir gece kaldı yaşanacak
ne kanatsız o melek.



ıv.

kafamın içinde cesetler var dedim Pablo.
kim olduklarını bilmiyorum dedim.
daha önceleri söylemiştim sana
biri var içlerinde birkaç defa ölen,
bir türlü bıkmayan, ölmekten.
ama sus dedin bana biraz sus.
-sus artık inanmıyorum sana
sus artık. n’olur? düzenbaz.
biraz sonra dudaklarımı ıslayacağım zehrinle
içmem dediğin şarabla.
-yirmi dört miligram yeter mi?
yirmi dört yılı yaşadığım yeter mi?
söylesene be adam.
saat onu otuz beş geçiyor, öğleden sonraya düşer.
bilir misin? acıların tükendiği saattir, o saat.
yirmi beş dakika sonra yine öleceğim.
kanım toprağa karışacak, toprak yükselecek
cesetleri kapamayacak.
benden daha genç ölemeyeceksin
ahın tutmayacak, rahat yüzü görmeyeceğim.
saat onu otuz beş geçiyor öğlenden sonraya düşer.
beni yine idama uğurlayacak gece kuşları
-pencerenin önünde dursam olur mu?
son bir kez bakayım o geceye.
hani anlatmadığın şu geceye
başka bir son yetmeyecek eminim.


Perde kapanır artık Pablo için söylenecek bir şey yoktur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

yokuş

yeri geldiğinde, bilindik bir sese kulak kesilecek, yeri-göğü ağlayacağız. yarını yok bir bulut gibi bütün dertlerimizi dökeceğiz. yaslayıp kafamızı, dertsiz, tasasız mor leylakların dibine, türkülerimizle, kardeşçe yarınlara bir inançla... yarınlara bir selamla… birer karanfil düşecek avuçlarımıza böylece. sana, senin için, içten bir yemin daha; alacak gövdemizi güneş, alacak filinta bir güneş, yarınlara çıkaracak bizleri. nasırlı ellerine inandığımız bir işçi, yumuşacık, dokunacak hayallerimize ve kirine, pasına aldandığımız elleri, tutacak ellerimizden, tutacak, alacakaranlığında, masmavi sahillere çıkaracak bizleri. çığlıklarını bastıracak dünyanın, can havlini yaşatacak bizlere bir güdümlü iç çekişin. sana, senin için, içten bir yemindir işte bu; bir daha asla eskisi gibi olamayacağımızı hatırlatacak, yokuşlara sevdalı bir papatya. yeminli birer ağız gibi susacağız elbette, bilindik bir hayatın gerçeğiyle. özüne kavuşmak...

istasyonda yalnız bir yolcu

ı.  unutmayayım diye avucuma karalıyorum acı hatıraları. ve yıkılsın diye duvarlarım, sokakların heyecanını dolduruyorum ceplerime. çoğul yalnızlıklardan uzak olacağıma, ey kara geceler; siz tanıksınız. şimdi, yangınlarda pişmiş bir sunağa varışım, dünya yalnızlığımın, kişisel bir eylemi. ıı. çoğalıyor aynalarda yüzüm. aynalar ki; rastgele manzaralar getirir seyrime. ellerim durmadan bir şiiri yazıyor. bir şiiri görüyor gözüm, manzarası aynı şiiri. gece olsun, gündüz olsun, fark etmiyor. ben, istasyonda yanlış bir yolcu, bekleyeni yok, yalnız bir yolcu.

dünyanın orta yerinde

                          ı. bir borç gibi kalır omuzlarımda, sonrasına gitmelerin yükü, sancılı bir tebessümle. tutuşmuş bir kalbi, nasıl öper insan. öper gibi başka dudakları. ıı. hep akşam üzeri oluyor gözlerin. bütün aşkları hükmen mağlup kılıyor ilk terkin, bu hüznü. sınırını aşan her sevgi genele tabidir, bu yüzden, tutuşunca ya hep beraber tutuşmalı ya da susulmalı göz göze. ııı. bütün yanlış yollar bana çıkıyor sanırdım. doğrusunu bulamadığım her sözcük senin saydım. artık gece, sana eş. birazda buna kalksın her kadehimiz. gör beni diye,  çivileyemem acılarımı çarmıha. ıv. dünyanın orta yerinde biz. bir teselli bulalım şimdi, mucizelerden uzak. kimselere dokunmasın. bir nehre rengimizi verelim, kendimize kavgalar uyduralım. kendimize kırgınlıklar ve gerçekler yaşayıp unutuluşlar. v. benim artık güzel bir yalanım var. parçalanmış bir kalbin yalanı da doğrusu da birdir. uzadıkça vedalar, uzuyor yalanlar sonr...