Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2020 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

gecedir

  günlerimiz savrulurken avuçlarımızdan, günlerimiz ne pahasına? uzayıp gidiyor yollarımız; zulümden, kanımız akıyor, kanımız tekmelerle, yumruklarla. ancak yürümesini bildiğimiz bu yolları, yürüdüğümüz bu yolları haydutlar kesmiş. silahlar, dinamitler patlayacak yine. üzgünüm yine büyük vurgunları üstleneceğiz, bile isteye önümüze düşecek bakışlarımız. hep çamurdandır, yollarımız bundan, hep bitmeyen bir gecedir sonu. saat kadranları, uyurgezerlik ve telkin. gerçeğin karamsarlığı karşısında, yalnızlığımız bizimdir. yalnızlığımızı ancak benzer yalnızlıklarla çoğaltırız.   rüzgâr yalnızlığını ıslıklarla kutluyor.

ürkekliğe

  o gözler ki izlerdi bizi geceleri, bizi söylerdi bazı. susup; yalnızlıklar yazar, yalnızlıklar söylerdi bazen. paramparça bir şiirdi söylediği, gecelerin koynuna ürkütmeden bıraktığı hatıraları. iyi şiirler unutulur. kötü şeyler, kavimler gibi göçüp gider mi? ağzından düşmezdi küfür, soğumazdı ihaneti. solup gitmekler yok yere değildi onun için. bu ürkeklik, övünç değildi.   böcekleri severdi. böcekleri eğilip yalnızlığından öperdi. dağları, çiçek açmış dağları ve evleri. sımsıcak evleri özellikle. şimdi şuracıkta sımsıcak sarılsam kendime, şehrin bütün sokakları bana çıkar derdi. bu yalnızlık beceriksiz. bu yalnızlık garabet. hissettirmeden çıkmaza giden bir yol, bu ipince, pamuktan yolu bu umuttan yolu durmaksızın sığdırmıştı yüreğine. sandım, durmaksızın sandım, felaketler bir gece sürer.   fırsatımız olmuyor ki solmasın karanfiller.

gecekondular

  belki bir adımız kalır, bizden sonraya bizden alamadıkları. belki yenilir bu karanlık bir gün, son olur. sonkezlerini yaşamamış bir halk duruyorken, sonkezleri çalınmış bir çocuk, ana, baba kapıların ardında. şimdi karanlıkta, güpegündüz bu karanlıkta yıkılırsa elbet putlarınız, yıkılırsa şahlarınız. bizi bu yangından suçlayınız.   sizin adlarınız gider ben görürüm, kalır onların adı. uğruna verdikleri bu kavgayla bu meydanlara. sesleriniz, o çığırtkan sesleriniz, gün olur susar. gün olur unutulur. bu gök dinmeden, bu yürek yankısıyla, kanını akıttığınız türküleriyle.   bilmiyorum, size kim bulaştırdı bunca alçaklığı?

kin

  ı. gözlerinde umut, gözlerinde büyük günleri alt etmişlik, büyük bir söz etmiş gibi suskunluk. bir soluk şu dünyada kininle, büsbütün savuracağız ismini; avuç açmaz topraklara. savuracağız; halsizden yana, kısır ellere. sevda ile açardın ağzını, gülüşlerini hatıralara yatırıp. sevda ile kapardın, incitmeden bütün bir halkı, göğsüne basardın. susmayacak bir daha gözlerin.   ıı. annem bir avuç suya ağıtlar döküyor bir avuç su, olsam diyorum bu diyarda; akmam dalınıza yeşertmem yemişinizi. bir avuç su olsam diyorum bu diyarda; karışmam çamurunuza kanmam, kaybetmem duruluğumdan. annem bir avuç suya içler çekiyor yıllar geçmiş gibi bir tarafım çürümüş gibi şimdiden. yüreğimden havalanmış çoktan güvercinlerim. beyazıyla moruyla güvercinlerim. barış istemem, barış dilemem sizlere. bir avuç su, olsam dahi diyorum bu diyarda; öfkemi dizginleyemezsiniz.

sonra, bir

bin ayaklı bir güneş ışıyor gökte… bin ayaklı bir fener gecelerimizde. gecelerimizden sıyrılıp geliyor sonra sesler. yok oluşu kabullenmiş sesler. duru bir pınar akıyor yollarımıza, iz tutmayan bir kar yağıyor böylece. sözcüksüz birer kahkahaya dönüşüyor her fısıltı. görünür bir hileyi kabulleniyor sonra yüreğimiz. bir çocuğun gülümsetemediği bir surat; tövbelerini döküyor sunağına gecenin böylece. berbat bir tadı var her seferinde. berbat bir kokusu, her seferinde. suskunluğun, yaşayın isterim. varılacak bir acele kalmıyor sonra. söylenecek bir atfı. beraberce ölünüyor, gözü bağlı. beraberce yürünüyor böylece, gözü bağlı.

unutma beni

sonra kesildi fısıltıları gecenin. kara bir göğü, aşağıya çekti bir el. faydasız bir ah idi ayrılık. bütün bir sessizliğin içinden, yaralayarak geçti düşleri. yuvasız bir kuş idi ayrılık, gelip kondu, apansız, yanaklarınıza. yeryüzü derim, yetmez. yetmez ki bir çoğumuz toprağın altında. tomurcuk dökmüş bir avuç toprağa akçakesmeler. filizleri delecek derim gökyüzünü filizleri bir amansız fırtınada.   avuntular karalardım ben gündüzleri. çocuklara isimler uydururdum. çocuklara bulutlardan uçmaklı balonlar dikerdim. bisiklet sırasını bozardım bazen, bazen oyuncak kavgalarına tutuşurdum. arasa da gözlerim bazen, namluları susmuş, barıştan yana dönmüş bir göğü, inatla, inançla kavgasına dalardım özgürlüğün.   bir avucuma toprakları doldurdum bir avucum havada sıkılı, soracak hesabını. bir hasret türküsüdür ki yıllardır söylerim, bir hasret türküsüdür ki yıllardır dinmeden; "unutma beni"

uzaklık

masum bir el okşardı yanaklarımızı, masum bir el, taş kesmişçesine soğuk, değerdi ellerimize. kesilirdi soluğumuz birden, soluksuz kalırdı her laf, tükenmezdi asla. ve mevsimleri bir çırpıda harcayan, o sonsuz heyecanlar ekilirdi, yarınlara. inanırdık, sonu gelmeyen günlere ve unuturduk uzaklığını ölümün. ölümün uzaklığını; ölüm yayar ve ölüm biriktirir, onlar. ve bilinmeyen bir ağıtı çalarlar tüm yüreklere. kandan yana kesmiş rivayetleri, indirirlerdi gökyüzünden, sofralarımıza. gözlerimizi kapatırlardı, gözlerimizi kapatınca inanırlardı, gürül gürül akan bu gençlik pınarı, damla damla diner. hiçbir tetik, unutma ki; kendiliğinden düşmez. hiçbir yumruk, yok yere kalkmaz göğe ve hiçbir yürek bu kavgada heyecansız atmaz.

saklambaç

gölgesi sahte bir salıncak, bu göğsümü yok yere işgal eden. şimdilerde bir rüyaya hapsolmuş bir papatya, haklı çıkarmaya mecbur bir yalanı. yalansa artık uçurtmalar, bütün kristal maviliklerinde, yerkürenin. yalansa artık öpüşleri; sevgililerin, tüm eşiklerde. kurtarılmaya alışık bir sözdür dillerde; “seni seviyorum” aldatmacası. en yalın haline bürünüyor böylelikle, kimselerin ciddiye almadığı, bu sahicilik saklambacında.

karanlığa

sekiz gece aynı karanlığı paylaştık, dokuzuncu gece bir kadeh şaraba sattı ruhunu, o bir kadeh şaraba doğradı bileklerini, düşünmeden. sabahı görebilseydik, belki berrak bir gökyüzü çalardım, onun için; ondan. dayanamadı dediler karanlığa, ilkin, karanlığın farkında değildi birçoğu. karanlıktan da olmayabilir dediler, zamanla. karanlığın gayet içerisindeydi birçoğu. sekiz gece aynı karanlığı paylaştık, sesimiz çıkmadı, sustuk bazen, bazen mırıldandık birkaç hece ve çoğu kez değdi yaşadığımıza bir soluk özgürlük. uyurluğumuz birdi, uyanıklığımız. ve diyebilirdim ki ben, kesseydiniz kanımızı, bir akacaktı, tufanlara gebe damarlarımızdan. ve belki şimdi uzanıp karanlığa, isimler karalıyor olacaktık, birer yılmayan hatıra uğruna. sekiz gece ismimizi tekrarladık. birkaç kağıt parçasına tarihler karaladık. şimdi yaşanıyor günler didik, şimdi yaşanıyor aslolan. sekiz gece aynı karanlığı paylaştık, dokuzuncu gece b...

kardeş

ve sevgilim bizler yok oluruz, bir çırpıda unutulur türkümüz, biter halaylar, diner umutla söyleştiğimiz ıslıklar. ve sevgilim yarınlara adadığımız, ismimiz, yılmayan bir gölge, aydınlatır bir çağı. akbabalarda göçer gider, dökme gözlerini, yangınları da söner selleri de diner yüreklerin. yangınlarımız, sellerimiz şu hayat ipliğinde hem yan yana hem sonsuzca kardeş. seni seviyorum demek yanık bir toprak kokusudur, biliyorsun sevgilim. derince bir kuyu, şu dünya sevgilim, çığlıkların yıkamadığı duvarları vardır, çığlıkların çarpa çarpa yok olduğu duvarları. duvarlarda yıkılır sevgilim, dökme gözlerini.

kavga

eski bir sayfasında yüzüm, şu haller dünyasında, eskimekte, paramparça bir yanılsamada, eksik bir, her şeye inat gülümsemesiyle, bu modern kaybın, apayrı tutulduğu bir ayıplar çağında. kim diyorum; bu duvarları kim boyar, rengarenk, bu kara göğün altında. kim diyorum yok yere yakar sigarasını, şu ağıtı eksik deryalardan yana. hangisiydi, bilmiyorum hangisiydi, kavga diyen dişli ağızı. sermayenin tükettiği endişelere inat. bilenmekte, biliyorum, bilenmeye meyilli bir kavga. yok diyorum; ama umurunuzda da değil kavga. alabildiğine hisse senedi, sevdalar size. karaborsa diyorum, sevda veya kavga, size. yumruğa yumruk değdiğinde yoktunuz bile. hangimiz sonsuz bir susmakta, bir duvar olmak dururken, ansızın tarafsız açar pencerelerini, kucaklamaya dünyayı. size diyorum, yoktunuz bile, yumruğa yumruk değdiğinde.

yokuş

yeri geldiğinde, bilindik bir sese kulak kesilecek, yeri-göğü ağlayacağız. yarını yok bir bulut gibi bütün dertlerimizi dökeceğiz. yaslayıp kafamızı, dertsiz, tasasız mor leylakların dibine, türkülerimizle, kardeşçe yarınlara bir inançla... yarınlara bir selamla… birer karanfil düşecek avuçlarımıza böylece. sana, senin için, içten bir yemin daha; alacak gövdemizi güneş, alacak filinta bir güneş, yarınlara çıkaracak bizleri. nasırlı ellerine inandığımız bir işçi, yumuşacık, dokunacak hayallerimize ve kirine, pasına aldandığımız elleri, tutacak ellerimizden, tutacak, alacakaranlığında, masmavi sahillere çıkaracak bizleri. çığlıklarını bastıracak dünyanın, can havlini yaşatacak bizlere bir güdümlü iç çekişin. sana, senin için, içten bir yemindir işte bu; bir daha asla eskisi gibi olamayacağımızı hatırlatacak, yokuşlara sevdalı bir papatya. yeminli birer ağız gibi susacağız elbette, bilindik bir hayatın gerçeğiyle. özüne kavuşmak...

iç içe

yüzümü saklamaya yetmiyor artık ellerim. yüzüme artık güneşler inanmaz. bir duvar örmekteyim, yüreğime. penceresiz ve soğuk bir duvarı, içerisinde titreşerek sönmeye razı olduğum bir duvarı. olanlardan memnun kalmaya razıyız, her koşulda yaşamak için, hayallere, tercih etmiştik hem, kanımızın akmasını sevişmelere tercih etmiştik karnımızın doymasını. yalnız yağmurlar yağıyor şimdi avuçlarımıza. hiç dinmeyecek fırtınalar. dinmeyecek yarınlarda. değmiyor artık eller, dokunmuyor artık gözler yankılar olacağı uçurumlara. vedaları hep kırık bir buse olmuştur sevdaların, vedaları soyut bir kapı eşiğinde, dönmeyecek bir mektepliye. tırnak sökerek ayrılmıyorsa sevdalar veya rüyaları bölünerek dökmüyorsa gözleri, bir alev parçasına, iç içe yaşamasının da bir anlamı, hep hoşça kal yarınlarına denk düşüyor.