Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2018 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

zor

ağustostu, sahilin çığlıkları dinmişti, sarı saçlı çocuklar, gökten yıldız topluyordu. ve işçiler fabrikada, vardiya devrediyordu. meçhul yanı hayatın, bağlıyordu ellerimizi, bağlamıyordu birbirine. belki sen Ferda, aniden, çekip gidersin. belki ben, sadece, ardından bakakalırım. gitmek, biliyorsun, adın gibi biliyorsun, süngü uçlarında yaşamak ömrü. doğrusu yaşamak zor iş isimsiz bir duvar dibinde, kurşuna dizilmek gibi kara yazıdır, alından silmesi doğrusu zor iş doğrusu tek ihtimal gitmek değil.

ardı unutmak

rüyalarımdan üniformalı öğrenciler geçiyor, Selma. memur çantalı öğrenciler. mağrur öğrenciler. bilmiyorlar bir kalp taşıdıklarını, bilmiyorlar, incitmeden nasıl öpülür bir kelebek. ölümün ardı unutmak, Selma, karanlığın, sessizlik. eski bir sessin sen, sessizliğinde, unuttur kendini Selma. rüyalarımdan fötr şapkalı memurlar geçiyor Selma. mesai saatlerinde zamparalık yapan memurlar. grev nedir bilmeyen memurlar. bilmiyorlar, vicdandan ötesi yok. bilmiyorlar, vicdan nasıl aydınlatılır. ölümün ardı unutmak, Selma, karanlığın, hissizlik. eski bir yarasın sen, kan içinde soğuttur kendini Selma. rüyalarımdan işçiler geçiyor Selma. ellerinde poşetler, işçilerin, ekmek götürüyorlar evlerine. bu zamanda eve ekmek götürmek, kolay iş mi Selma? kolay iş mi kazanmak ekmeğini? özel değil artık hiçbir duygu Selma, hissetsen de hissetmesen de.

karanlıkta

henüz günü devrilmemişken şehir meydanlarının. ağları çekilmemişken, yosunlu ağları, denizin kıyılarından. şairlerin, -bilhassa adı geçmeyen şairlerin karanlığa bulandığı sokakları, hemencek geçmeli. portreleri çizilmiş modern savaş meydanlarında, henüz kan kokuları tavada kararmamışken, gayb sessizliğinde ıslıklar bu karanlığı bu gökten sökmeli böylelikle. düş görürler, düş yaşarlar, savaşırlar. gökte savaşırlar, yerin altında. yerimiz yok gökte yerimiz yok, yerküre suskun. bedeni kara, yasakların ve savaşların egemen olduğu bir kara parçası burası. burada öpüşmek eylemi bile legal değil. burada ölmek bile son değil. sürekli ve çarklı günleri yaşamaktan yorgun ellerimiz, göğsümüz. çabucak, acısız bir yol bulmalı. yarınlar ve yaşamak için. değdirince karanlığı karanlığa eksiliyor insan kalan yanımız.

pencere

vakit çok geç Selma, sana gelemem bu gece. bekleme uyu istersen. hem karanlık bu şehrin, sokakları çıkmaz. hem gökte yakamozu birileri, çuvallara doldurup araklayıp, sosyetik züppelere, fabrikatör para babalarına meze ediyor. nasıl yolunu bulurum ki? aklımı kaçırmadan, yazılmamış bir tarihi yaşatmak için sana. sana, istediğin trajediyi yazamam Selma. bekleme, uyu sen. sana gelemem bu gece. bekleme, uyu istersen. hem birkaç kadeh konyak içtim, sahile ineceğim, mehtabı güzel olurmuş diyorlar eylül sonlarında. arkadaşlar konuşuyordu, oradan duydum, uydurmuyorum. hem daha birkaç gün borcum var tanrıya, sefalet yaşamak için, kıtlıktan ölmek için. vakit çok geç Selma, hem ben yorgunum hem adresin ezberimde değil bekleme, uyu sen. geceleri, gündüzleri teyakkuza geçiyor birileri,  Selma, kuklaları uyutuyor. uyu sen, istersen

iki karanfil

bütün yalnızlıklar sana. sana, solmayasın diye varıp Zava 'Ellaya 'dan sular taşıdım avcumla. sana, solmayasın diye sana. yıldızlı bir gece göğü görsek, şaşacak, şehri terk edecektik. kayıkhanelerin yolunu şaşırıp, kral süitinde sabahlayacaktık. şimdi kaldırıp göğe diksek gözlerimizi, asidi tadacağız. sana; yarınlar tuttum, ırmaklar çizdim manzarana. sana; mavilikler olsun diye bir çırpıda baharı getirdim. sana, bırakma diye bir uçurtma çizdim. sakın bırakma. şimdi özensiz bahtımın, on yıllar sonrasına verilmiş ilk antları; birer ölüm yıldızı gibi, kozmosta kaybolup gidiyor. şimdi sana; ne söylersem yalan sayılır.

sonbahara bir bilet

sonbahardı, sonsuzdu baharımız. yitip gitmemiz an meselesiydi. tuttum bir bileti kestim sizlere. kaybolmayasınız diye. yolu yok buradan, yitik aşklar kentine yolu yok buradan, yaşanacak aşklar kentine gecesiz varıp gitmenin. -bu izbilmez diyorlar bana. hep bir ağızdan sanki anlaşıp da düşmüşler yola. gözler meleğim her defasında büyük yalanları gizlemenin ustası. gözlerime bak ve anla. gözler meleğim gerçekliğe giden yolun feneri.         gözlerime bak ve anla. bu yolu tutmanın da bir adabı vardır meleğim. savrulsak, bir şekilde şu fırtına tamamlanacaktı. bir hatıra yerini yadırgayacaktı elbette. kırık bir kanat gibi yen içinde kalacağımız yaşam çizgisi üzerinden, peş peşe dizilip varacağımız kentlere, yağma hâkimdi şimdilik. -bu izbilmez diyorlar bana. hep bir ağızdan, sanki anlaşıp da takip ediyorlar birbirlerini. savrulsak, bir şekilde şu fırtına tamamlandı sayacaktım; intikamını alınm...

kimsesiz mezar

susmayı ve görmeyi öğreten geceye. beni bu yamaca bir gece vakti gömdüler. aceleyle gömdüler. gökten, beladan uzağa gömdüler. beş kişi geldik, dört kişi döndüler. kimsem yoktu, ey yaradan. helvamı kim kavuracak şimdi? yirmi beş dakikada geldik, iki buçuk dakikada gittiler. imamsız gömdüler beni. bir gece vaktiydi. kazmasıyla küreğiyle geldiler, kıblesiz gömdüler beni. yaşlanıp ölseydim ne olacaktı? mezar taşıma ne yazacaklardı, ey yaradan sahiden merak ediyorum. beni bu yamaca bir gece vakti gömdüler. aceleyle gömdüler. gökten, beladan uzağa gömdüler. beni bu yamaca gömdükleri iyi olmuş, doğrusu.

epic dramatic

ı ve son hüznü de harcadık, birlikteydik. yorgunduk, yorgunsak suç yılların değildi bana kalırsa. üstelik acıları pahalıya geliyordu burada hafta başlarının. üstelik narin bir kelebek gibi güzelinden geçmiyor günleri ve gökkuşağı da sönüktü. renkleri yitirilmiş, soluksuz anılarıydı. ve fabrika bacalarından banknot mavisine uzayıp gidiyordu gök. egzozların “allah” bağırdığı trafikte aşklar, hayaletler ve düş-bozumu, dünyayı eşitlemeye yetmiyordu. ıı bu coğrafyada kâbuslar ana rahminde başlıyor karnının yarmayana değin bitmiyor bu coğrafyada hüzün hasat eder insanoğlu insan. karnının yarmayana değin toprağın ııı bir çağı devirdiğimize içiyorduk, kendi yenilgimize içiyorduk, çağ yangınına karşın içiyorduk, kendi kanımızı sunaktan.

ertesi için yazıt

bizler Şükrü yalnız adamlarız. bizler ki; kararsız bir sigara gibi dağılırız. şimdi derinlemesine problemleri ve serabını alacak olursak çölün ve geçecek olursak bir kalemde giderlerini fukara hanemizin ve birde Agora’da bir kadeh daha yuvarlayacak olursak yalnızlığımızdan ödün vermeyeceğiz. ve gelecek bir şekilde ayın sonu. bizler Şükrü yalnız adamlarız. bizler ki; elbette birer sefer vaktinde üşürüz birer birer ve dağılsın diye bu keder birer sigara yakarız. birer yalnız sigara daha. onlar çoğul yalnızlıklarında birer renkli fotoğraf, Şükrü. onlar için; yok ötesi. bizler Şükrü yalnız adamlarız. bizler ki; kırılmamış dallarında baharı bir umutla, bekleriz ve yok dünümüz. bizler Şükrü yalnız adamlarız. bizler; günümüzü öldürürüz birer tanrı gibi. ve tanrı öldü Şükrü sen karanlığa serenat yapıyorsun ve kimse ritim tutamıyor.

işaret

arş-ı âlâda kesilecek işaretin. kanıksamış yüreğim, sana heyecan, sana ıstıraplı yollar, kapkara bir hicran, rivayetleri yalan bir dünya gibi harabe, yalanlanmış antlarımı sunuyorum. kanıksamış yüreğim, birdenbire unuttukça, yontula yontula şekil alan yüreğim. arşınlana gelmiş laubali isteklerim, nü tablolar gibi ortadalar şimdi. seni şimdi, çocuk gibi bir çembere sıkıştırdığım, emsal teşkil eden bir başına bırakmışlığım. seni şimdi, bir şato gibi enginlere inşam. el sürülmemiş yüreğim, sana tüm kirlilikler jelatinli ve uzak yalnızlıklar. beyhude çiziklerin, eskitilmiş birer tarih harikası. hani hatırlar mısın o günleri? Göktepe’de kuşların kanat çırpışı göğü kucaklardı. hayal sayılır.

shy

seni bir yıldız gibi gökten  söken bendim. şuramda sustukça kaybolan ilk öpüşlerim. işlemesi soluğa çalan ses, gitgide Hüsna, sonu gelmez hülyam, hatırlar mısın? bilmiyorum ama bir önemi vardı her hatanın. uzak bir yaz gibi çok uzak bir ömre. utancım. yakarış çiçeği gibi kayıpsız atlatıyorum, bu kışı da. evvela hayalleri, sesi, lekeleri veya kilitleri unutmalı, anahtarları. sonra İstanbul’u. sonra bu yangını. unutmalı mı? biliyor musun? bugün tertemiz bir ölüm biçti İstanbul bana. ödünç bir güzellikle acıyı devşirilmiş bir acıyla hayatı taklit ediyorum. korkuyorum biraz. turnasız bir gök, yanlış bir yangın, çaresiz bir posta kutusu, benim bir heyecanla uyandığım bayram sabahları göğsümde taşıdığım illegal bir rozet gibi uhrevi bir bozukluğa sahip olma nedenim, uzaklaş benden. akıp gidiyor güzelliğin, farkında mısın? yetirdikçe önemini, koyu bir amonyak çiçeği gibi hayli güç bir uğraşa dönüşüyor seni tanır gibi ya...

kum dolu kadeh

sapasağlam kadehleriyle işte Beyoğlu’nun ayyaş yıkmaz kaldırımları, dilimizde dünden kalma bir ıslık… dramatik kavak yelleri; “nasılda devirdik” diye böbürleniyor yılları. içim sıra uzanıp giden dağları, kuşları, kardelenleri, gösterişim korkudan mı? sevgilim, senin niyetin görmek mi? hissetmek mi? -sevgilim istersen, bırakıp serseriliği öpüşelim. kırık bir bahardı, bak işte o da gelip geçti. derinse, derininden, yaraları mazinin, şefkatse bak kırlangıçlarda döndü. ister anla ister yadsı, gölgesi yetmiyor aşkın. ikimize de. inanmıyorum. inanmıyorum. inanmıyorum. bağırmak istiyorum. yaşadığımız bu, aşk değil. anlamak istiyorsun, sevgilim, şöyle ki; bir çocuk olsaydım, ben ilkin sarıya açardım avcumu, sonra sana. gençsin sevgilim. gençsin. henüz geçirilmemiş günlerini. defne hazır bir ay parlıyor gözlerinde felaketler önlemiş bir Mesih. asit kusan hısım hıncıyla, hercümerç yekpare bir şehir suru. gençsin sevgilim, g...

sür-dünya veya modern kayıplar

ı. görüyorsun çirkinliğimi Pablo. kanatsız bir melek daha ne kadar çirkin olabilir ki? hayır, ağlayacak, karanlığa yüz tutacak değilim. görüyorsun çirkinliğimi Pablo. saklayacak değilim çirkinliğimi bir daha, hem saklar mı çınar gölgesini? söylesene; yaşıyorsam bu hayatı içimde bir umutla elbet, böyle sürecek değil ya bu şeyy. hani şey, adını bulamadığımız şey işte o şey Pablo, soyut bir acı gibi derimi soyan şey. yüzümün ortalık yerine orta çağdan birer çizik daha atacak değilim. darılacak değilim modern kayıplarıma. bir liman kenti bulamıyorsam kendimi uzaklaştıracak. neyleyim, bir miçosu da ben olurum bu şehrin, yüzmeyi beceremeyen tayfası. kıyılarına bir gün varırım elbet, kalabalıktan sıyrılıp. rüzgârı saklar mısın? benim için, Pablo. o gün için. o gece için Pablo. sesi, yağmuru, çiğdemi ve düğümü özellikle doğarken attığımız düğümü. saklar mısın? benim için Pablo. ulu göklerinde ve izbe köşe-bucağında. o eflatun geceye varırken hani. bekler misin? benim için Pablo. duv...

neuro-dramatic

sussak, içimiz; birer günbatımı ülkesi ve nasıl yaşarsak yaşayalım, sonunda sevgi yetmiyor. gelgelelim bir sonu yok kalbimdeki hicranın. gecenin de sağır kuyular gibi kan kusması elzemdir bence. suskunluğa açan her süsen, çığlıklarını yırtmalı. doğru değil bu susmak çağı. kabullenmeli ve soğumalı artık öpüşlerimiz, iki dudak gibi kavuşunca durmalı, dağlar gibi ve aniden yıkılmamalı, omuzlarım. söylenmemiş sözler gibi esrarengiz tesirler, bırakmamalı ter damlaları. yalan bu, bu çağın yıllarını damıtıyor damarlarında. türlü yolların çıktığı türlü gerçekler bu. kırık ve yarım gerçekler. şeker çiçekleri de, sömestr çocukları kadar, kardan adam yapmayı severdi, sömestr çocuklarının kırık getirmeleri elzemdir bence. manastırlar kadar yalnızız. doğru değil bu, bu Sibirya’yı biz peyda etmedik. anlıksa unutmak, hatırlamamak içinse yazı, silmek içinse tarih işte gökten indiğinde tanrı. tanıyamazdım. yalan bu, onu; kendim gibi biliyorum. göğün ayması, korkutur ...

cümle için yazıt

öyleyse niye bu gitmeler, nereye? daha çok sevmek, terk etmek içinse bu neşesi çekilmiş günler niye? havaysa işte çarşaf gibi gök. işte pamuk gündelikçileri işte umut, işte fırsat. daha çok sevmek, doğuruyorsa nefreti niye ağrısı peşinen çekilmiş bu ölüm hevenkleri? karışır mı ömrüm seslere resimlerde kalır mı yüzüm yarınıma bir baht? ateş yakmaya yetmiyorsa eti lekelemek niye? söylenmiyorsa öyle içten, elem, keder niye? şarkıysa işte deryalar renkse işte çiçek, börtü-böcek işte soyut, işte saydam. neşe sergen, biraz neşe.

ödeşme

babamın uzaktan gülümsediği fotoğraflarda bulutlarımı dağıtan fırtınalara tanıktım, yıldızları gökten, bir diş ağrısıyla söken, sıska gangsterler gibi küfürler tüküren yeryüzüne. babamın uzaktan gülümsediği fotoğraflarda, müspet yangınlarını, ben peyda ettim. -YARININI DÜŞÜN BİR KERE- hiç yatağından jilet gibi bir sigara çektin mi? sonra küçümser ateşiyle Lucifer’ın. bir keresinde göğü tırmalamıştım, sokak kedileriyle. ondandır, göğün yüzü benden yana dönmüyor. eski bir fotoğraf kadar eski, kolumda diş izleri, dursun diye zaman, zamane uğraşlarım. babamın uzaktan gülümsediği fotoğraflarda, minnetin sunağından ellerime, buladım mürekkebi. bre bismillah. sonradan ve birden hava bozdu, sirenler kesildi. deniz yükseldi, vapurlar çoktan terk etti kıyılarını, yalnız. bir başına yapayalnız, bırakıp. babamın uzaktan gülümsediği fotoğraflarda, ömrümü ilk defa lekeledim, bir daha dönemem.

yarına çıkan şiir

tuttum çiçekler ektim göğsüme, papatyalar biledim bahara. ilahi bir ışık bekledim habire, müjdeci bir çığlık unufak etsin diye şu acıyı, dağıtsın diye. n’olursun, kapı artlarına saklama yüzünü n’olursun. lekeleniyor sonra gündüzlerim. sancılı bir gülüş yayılmasın isterim sonra. filiz vermiyor toprağım. baharda ömre dahil midir?

niyet

ı . ah Tautou, kırk defa uyu dedim, kapa gözlerini anlasana bu dünya zifiri, bize değil. Diego dedin, sarsak bir isim kırk defa duvarlarıma çarptı. kırk defa eskitti zihnimi. İngiliz miydi? bir türlü çözemediğim o çocuktaydı aklın, fikrimce. yarım ağızla konuşurdu hergele, içti mi hepsini içerdi gözlerinin. kimseyi sevmezdi, herkes onu severdi. doğru odur ya, bir gün Selvi’deydi, bir gün Nilgün’de. ya diyordum, bu çocuğu sahiden, ya diyordum, bu çocuğu bir gün vurursam. ıı. bu sisi tuttum ben çevirdim etrafıma. ben yakaladım tuzağını, rüyasız gündüzlerin. düştüm, düştüğümle kalmadım kalktım, kalktığımla kalmadım yine düştüm. ııı. ah Tautou beni vuran sendin öldürmeyen sen.